İPİ BOYNUNA DOLAMAK

 
Hiçbir beceri ve tahsili olmayan bir adam kasabasından çıkan bakan’dan yardım almak umuduyla Ankara’ya gelir ve doğru Bakan’ın makamına çıkar iş ister. Bakan elinden hiçbir iş gelmeyen bu adama acır ve bir tanıdık iş adamından ricada bukunur. İşadamı kibarca kabul eder ve yarın için randevu verir. Adam sabah erkenden işadamının karşısına çıkar. “Evladım söyle bakalım sen ne iş yaparsın?Daktilo, bilgisayar,lisan?” Cevap nettir. “Yok ağam.” “Peki el becerisi , ehliyet?” “Yoktur ağam.” “Peki ne iş verelim sana?” “Ne iş olsa yaparım ağam.” İşadamı çaresiz bakanıda kırmamak için bir iş uydurur. “Sen kapı girişine otur. Holdinge hergün gelen ve gidenleri say. Akşamları bana bildir” “Tamam” der bizimki. Kolay iş.
Ertesi sabahtan itibaren saymaya başlar. Birkaç gün sonra sıkılır. Bir akşam işadamına sayı bildirirken “patron kusura bakma ben bu işten sıkıldım. Yarın müsaade edersen erkeklerle kadınları ayrı ayrı sayayım” der. Patron keyifle güler. “Peki bakalım.”Üç gün sonra aynı konuşma. “Patron bu iş bana hafif geldi. Ben şapkalıları da ayrı sayayım” Üç gün sonra “Patron ben çocukjları da ayrı sayayım” Üç gün sonra “ Patron ben elbise renklerine göre sayayım” Üç gün ortada görünmez. Beşinci gün yine patronun karşısındadır. “Patron demeyeyim dedim ama ben bu işe yetişemiyorum. Ben olmasan holdingte işler yürümeyecek. Dayanacak halim kalmadı.
Ya bana adam verin ya maaşıma zam yapın.”

İPİ KENDİ BOYNUNUZA DOLAYIP SONRA BOĞULUYORUM DİYE  BAĞIRMAYIN....

Hayatta her şey göründüğü gibi değildir

 
Öğretmen ilk derslerinden birinde sınıfa girer. Prensipleri kuralları vardır. Kimse onun dersinde söz almadan konuşmayacak, kopya çekemeyecek, terbiyesizlik yapamayacaktır. Her öğrenci nitekim efendi ve uslu bir şekilde ders dinlerken en arkada bir çocuğun eli cebindedir. O’nun dersinde hayret! Şimşek gibi çocuğun yanına uçar ve ayağa kalkmasını söyler. Hiçbirşeyin farkında olmayan çocuk ayağa kalkar. Bir şey anlamamıştır. “Çabuk elini cebinden çıkar!” Hiddetlenen öğretmen daha çocuğun cevap vermesine imkan vermeden çocuğun kolunu tuttuğu gibi çeker ceketin kolu cepten dışarı çıkmıştır. Ama içinde kol yoktur. Bir kazada kolunu kaybeden çocuktur Hasan. Öğretmen neye uğradığını şaşırır. Meslek hayatının en ağır derslerinden birini almıştır. HAYATTA HERŞEY GÖRÜNDÜĞÜ GİBİ DEĞİLDİR.

   
Hayatta her şey göründüğü gibi değildir

 
5-6 yaşlarında küçük çocuk TV seyrederken sürekli televizyonun arkasındaki havalandırma deliklerinden içeriye birşeyler atıp duruyor...babası bir, iki, üç dayanamıyor ve kızını azarlıyor...kız ağlayarak annesine gidiyor...ve göz yaşları içinde annesine anlatıyor neden ve ne yaptığını. annesi kızını getirip babasına da anlatmasını istiyor....kız neyi ve neden atıyor dersiniz?cevabı şu; \"Baba televizyondaki aç çocuklara ekmek kırıntısı atıyordum....!!!\"

YAŞANMIŞ BİR HAYAT HİKAYESİ… ÇANAKKALE


Şimdi hep beraber bir yaşanmış hayat hikâyesinden hiçbir devlete nasip olmayan gerçek bir roman yazacağız. Ayşe teyzenin yitirdiği yedi evladının anısına, vatanın yitirdiği 250.000 evladının anısına.

Yıl bir hayli eski, 1915. Dedemlerin zamanı. Siyah beyaz resimler var ancak elimizde. Daha televizyon bile yok. Sanayi, tarım eh işte. İnsanlar ekmeğini topraktan çıkarıyor. Halk fakir, halk yorgun, halk yitirilen Balkan topraklarına üzgün. Bulutlar hep kara, iç karartıcı. Her gün yeni cepheler açılıyor, on beş yaşında çocuklar askere alınıyor. Herkes oğul, koca, yeğen derdinde.  Memleket can derdinde.Para yok, ekmek de keza. İnsanlar ne bulsa onunla akşamı ediyor. 

            Çanakkale yeni gelişmekte olan bir şehir. Gelibolu keza. Askerler taşınıyor trenlerle, otobüsler yok o zaman, yığılıyorlar daracık bir karaya, Gelibolu'ya, Çanakkale’ye. Kimi buldularsa elbise giydirip eline silah verip asker yapıyorlar,  sürüyorlar cepheye. Evler, köyler annelere, ablalara emanet. Çeteciler, Ermeniler, soyguncular köylerin tozunu atıyor.. Evlatlar, erkekler vatan savunmasında.

            Bugün yarın düşman gelecek diyorlar, denizden, karadan, havadan, on binlercesi. Silahları yeni, elbiseleri yeni, gemileri yeni, yedi düvelden. Avustralya’dan bile askerler gelecek Çanakkale’ye ama turist olarak değil, yerleşmeye. Öyle diyorlar.

            Geliyorlar sonra nedeni bilinmez. Kendi toprakları yetmezmiş gibi topraklarımızı almaya geliyorlar. Susamışlar kanımıza. Bahtımıza, canımıza kastetmişler. Canavar gibi saldırıyorlar dört bir yandan. Top güllerimize binlercesi karşılık veriyor. Gidin diye bağırıyor sessiz yürekler … burada ne işiniz var. Evinize gidin. Ezdirtmem ben toprağımı kirli ayaklarınıza. Köyümü, bacımı, çocuğumu terk etmişken anama, helalleşmişken yar etmem buraları sizlere….. Duyan yok. Saldırıp duruyorlar.

            Bir bir düşüyor kardeşlerim .. alnının ortasında vurularak. Altı delik ayakkabıları görünüyor. Cebinden anasına yazdığı, yavuklusuna yazdığı son mektuplar çıkıyor. Hakkını helal et anam diyen satırlar düşüyor cepheye. Yerler kan ve özlem dolu.

            Ağlamıyor insanlar vurulsa da, mermi diye yalvarıyor, mermi kalmadı oysa. Süngü takıp hücum ediyor mitralyöze.. Öleceğini bile bile. Ölüyor. Korkmuyor, çekinmiyor.

Hayretler içinde düşmanlar. Bu ne vatanseverlik böyle. Çorumlusu, Musullusu, Ermeni’si, İzmirlisi yan yana. Bu ne sevgidir böyle. Şaşırıyorlar.

Bu Mustafa Kemal dedikleri ne yüce insandır ki askerlerini on metre öteye ölüme gönderiyor. Mavi gözlü, sarı saçlı bu komutan nereden çıktı? Vurulup düşen asker toparlanıp yeniden mevziiye koşuyor? Ölene kadar.

Onların yaralılarını bile Mehmetçik kaldırıyor yerden ölmesin diye. Yaralı diye. Kan lazım olur diye. Ekmeğini paylaşıyor. Binlercesi ölüyor. Yüzünde şehit olmanın huzuruyla. Vatanına feda ediyor canını. Toprağını vermiyor. Kaçar gibi terk ediyor düşman sahilleri. Denizden olmadı. Karadan olmadı. Havadan olmadı. Olmayacak galiba bu iş diye kaçıyor düşman.

Erzincanlı Mehmet sevinçle Allah’ına şükrediyor. Allah’ım sana şükürler olsun. Bizi mahcup, çocuklarımızı esir etmedin, toprağımızı kirlettirmedin diye. Kanla kaplı kutsal toprakların yanı başında çimlerin üzerinde secdeye varıyor sağ kalanlar.

            Gözlerde canla, kanla bezenmiş galibiyetin gururlu kıvancı var.  Kep sallıyor giden düşman gemilerine… “Gene beklemeyiz. Bir daha buyurmayın!” diye gülüşüyorlar. Zafer sarhoşluğu geçip toparlanınca yaralar soğuyor bir bir. Zafer sevinci yerini tarifi zor bir hüzne bırakıyor. Gözler dört bir yandaki Mehmetçiklerde. Binlerce şehit dört bir yanda. Evsiz, babasız, evlatsız insanlar köylerde.

Saray halkı gamsız. Saray halkı hala aman derdinde, hala koltuk sevdasında. Saray halkı bahçe sohbetlerinde. Memleket yasta.

Onlar…Bu kutsal toprakları ezdirtmediler, çiğnetmediler. Yedi cihana mahcup etmediler Türk soyunu. Vatanı vermediler. Geçirmediler Çanakkale’den. Ama öldüler. Mekânları cennet, ruhları şad olsun.

Ne yapıp edip bu kutsal toprakları aynen korumalı, gelecek nesillere göstermeliyiz dediler sağ kalanlar. Kutsal toprakları mabet yaptılar. Bir de anıt diktiler anılarına. Bu cengaver, gözü pek vatansever evlatlarına. Tarihe altın bir sayfa açtılar. Kaçan düşman bile saygı duydu Mehmetçiğe.

Köylerdeki analar sağ kalan evlatlarına kavuştu, evladını göremeyenler vatan sağ olsun dedi.

Babalarını göremeyecek evlatlar yeniden asker olmak için girdi sıraya. O gururu yaşatmak için. Üç yaşında bebeler yolda asker görünce çakıverdi selamı kimse öğretmemişken. Asil kanındaki asker doğmanın verdiği şerefle, onurla.

Savaş tamamlandı, senaryomuz tamamlanmadı ama. Sürdü gitti.

Ne onlar hevesinden geçti, ne Mehmetçik Vatan sevdasından. Silahla olmadı, gazeteyle, topla olmadı kalemle. Kültürü, aile yapısını, silahlı kuvvetleri, vatan topraklarını, onlar bozmaya çalıştıkça, silahlı silahsız Mehmetçikler dur dediler. Cepheye mermi taşıyan dedeler, nineler evlatlarına mücadele gereğini anlattılar masallarında. Şehitler abidesini her gören tutamadı göz yaşlarını, okunan dualar sel oldu aktı.

Düşmanların torunları bile geldi atalarını ziyarete.. Türkiye’ye. Çanakkale’ye. Topraklarımıza. Kendileri de şaştı sonra ataları buralarda niye savaştı diye. Onlar hata yaptığını, biz hata yapmadığımızı bir kere daha anladık.

Anladık ki Türk’ün Türk’ten başka dostu yok. Anladık ki barış istiyorsak güçlü olmalıyız. Anladık ki uyanık bilgili olmak kaçınılmaz bir şarttır. Anladık ki, anlattık ki Vatan bir bütündür parçalanamaz. Anladılar ki ne Çanakkale, ne vatan geçilmez.
           
Onlar efsaneyi yarattılar, bizler kaleme aldık. Onlar vatan için öldüler biz ölmeye yemin ettik. Şehitlerimizin anısına.

            Gelin hep beraber romanımızı çocuklarımıza bir kere daha okuyalım bu akşam. İlk fırsatta şehitliği ziyaret edelim. Mevzilerden bir soda şişesini de biz çöpe atalım. Bir dua okuyalım. Mezar taşlarının üzerlerini bir kere daha okuyalım. Yan yana yatan Mehmetçiklerin memleketlerine bakalım. Abidelerin yazılarına göz gezdirelim. Mevzilerde dolaşıp 10 metre ötedeki düşman siperlerine bakalım. Dedelerimiz hala sağsa anlattıralım bir kere daha o günleri bu akşam. Kitaplıklardan açıp okuyalım yeniden tarih sayfalarını. Unutmayalım. Unutturmayalım. Çünkü unutturmaya çalışanlar var. Yenilmeyelim.

Ayşe teyzenin yitirdiği yedi evladının anısına, vatanın yitirdiği 250.000 evladının anısına.i.b.

BİR AĞACIN MEZAR TAŞI

Doğum: 1904
Ölüm: 2007
Ölüm Nedeni: Bir piknikçinin söndürmeden bıraktığı mangal ateşiKüçük bir tohumken kocaman bir ağaç oldu. Gölgesinde insanlara yer verdi. Hava verdi, gönül zenginliği, göz güzelliği verdi. Meyve verdi, çiçek verdi. Odun verdi kuru dallarıyla. Pis havayı çekip ciğerlerine tertemiz hava verdi. Tuttu toprakları kökleriyle cesaret verdi. Umut verdi... Hain bir adamın mangal ateşiyle gencecik çağında yanarak can verdi.

HAYALİMDEKİ ÇEVRE

Televizyon seyretmeyi en az ders çalışmak kadar seviyorum. Ancak derslerden başımı kaldırıp televizyon karşısına geçtiğimde çoğu zaman seyrettiklerim beni üzüyor.  Çünkü haberlerde magazin programlarında hep iç karartıcı gelişmeler duyuyorum.
Anne ve babamın çocukluklarından konuştukları zamanlar ise; oyun alanları, parklar ve temiz havadan söz ettiklerinde daha çok üzülüyorum.
Oysa hayalimdeki  çevre bu değil….
Ben nasıl bir çocuksam dünyada bir zamanlar çocuktu. Tertemiz, bereketli, insaflı. Ben büyüdükçe O’da yaşlanıyor. Bereketli toprakları bitiyor. Petrol bitiyor. İnsan sayısı bilinçsizce artıyor.  Dünya bu kadar insanı taşıyamıyor.
Ormanları keserek dünyanın akciğerlerini yok ediyoruz. Bu hava bize lazım. Bunu unutuyoruz. Tarla açmak için ağaç kesiyoruz. Dereleri hiçbir önlem almadan pis atıklar ile dolduruyoruz. Bacalardan pis dumanlar canavar nefesi gibi ölüm püskürüyor. Arabalar çeşitli gazlar saçıyor. Büyüklüğünden dolayı insanoğlunun aşmak için yüzyıllarca uğraştığı okyanuslar, artık temiz değil. Balina yavruları ölü olarak kıyılara vuruyor. Ördekler petrol renginde sahillerde ölüyor.
Tıpkı gündüz görülen bir kâbus gibi…
Oysa, teknoloji ve bilinçli yaklaşımla her şey çok kolay. Dünyada silahlanma için harcanan paranın yarısı ayrılsa dünyada aç kalmaz. Bir aylık dünya sigara tüketimi ile okul ve hastane ihtiyaçlarının tümü karşılanır. Doğalgaz kullanımı tüm dünyayı kapsasa pis hava berraklaşır. Fabrika bacalarına arıtma ve koruyucu maddeler koymak belki masraflı ama zorunlu..
Nüfus artıyor. İnsanlara yiyecek yetişmiyor. Tarlalara sanayi bölgesi veya villa yapılıyor. Sanayileşelim derken dünyada kendi kendine yetebilen nadir ülkelerden biri olan Yürkiye bile gıda maddesi ithal eder hale geldi.
Çocukların içinde yüzerek cıvıldaştığı dereler plajlar pislendi. İnsanlar denizi sahilden seyrediyor. Atmosfer çeşitli gazlar yüzünden deliniyor. Ve güneşin zararlı ışınları hiçbir kalkana takılmadan cildimize değiyor. Yer altı suları bile yer altına karışan kimyasal atıklar nedeniyle içilemez hale geliyor. İnsanlar yağmur suyu içiyor.
Şimdi şöyle bir hayal edelim…
Apartman aralarında piknik yapmak, sokaklardaki ağaçlardan elma koparıp yemek, denizlerde özgürce yüzmek, Haliç’te balık yakalamak, kışın tüm evler sıcacıkken  tertemiz havada spor yapmak, dünya nüfusunun artmadığını dinlemek radyolardan, orman yangınlarının ne demek olduğunu çocuklarımıza ansiklopedilerden anlatmak, yollara çöp atan insanların tutuklandığını, her gün milyonlarca ağaç dikildiğini duymak…
Gözlerimizi kapatıp şöyle bir düşünelim….
Tüm ordular silahlarını füzelerini tek tek imha etmiş, nükleer santraller kapanmış, yer altındaki sular kaynaklarından tertemiz fışkırıyor, kar yağdığı zaman üzeri hemen simsiyah olmuyor, balıklar oltalara düzinelerle takılıyor, hava tertemiz kokuyor… Annemin çocukluğundaki günleri özlemiyorum Düşünsenize….
Başka dünya da yok başka fırsatta. Belki bu yüzyıl son şansımız.
Hayat koşturmacası içinde şu yaşlı dünyamıza biraz kulak verin. Dünyamız kan ağlıyor. Bizim de ağlamamıza az kaldı.
Çok şey mi istiyorum sizce?