BİR ÇOCUĞUN ÖYKÜSÜ
BİR ÇOCUĞUN ÖYKÜSÜ
Bir köylü çocuk vardır.Bu çocuğun anasının adı Huriye, babasının adı ise Şahin’dir. Annesi Harmanlı köyünden babası ise Meşelik köyündendir.
Annesi, Şahinle evlendikten sonra Meşelik köyüne yerleşmiş ve orada kaynanası ve görümcesi tarafından ırgat gibi çalıştırılmaktadır.
Halbuki babasının evinde ev işi nedir bilmeyen bu kadının Harmanlı köyünde bir de ablası vardır. Ablası Zeynep, Osman adında bir rençberle evlidir. Zeynep ile Osman’ın hiç çocukları olmadığından onlar çocukları çok severler.
Bu çocuğun annesinin kaynanasının adı da Zehra’dır. Zehra’nın bir de Gülsüm adında kızı vardır. Zehra’nın kendine hayrı olmadığı gibi kocası Yusuf Ağaya da hiç hayrı yoktur.
Huriye’nin kocası Şahin’e gelince: o da bol bol içki içer, kumar oynar kendisi gibi aylak insanlarla dolaşır, eve uğrarsa da gecenin geç saatlerinde uğrar, karısını çağırır ve:
- Hürü, şu kısrağa bir bakıver, diye Huriye’yi o kadar işten sonra bir daha zahmete sokar.
İşte böylesine zibidi bir insan olan Şahin bir işlede uğraşmaz. Ancak Yusuf ağadan para kopararak kumar oynar, pis işlerle uğraşır. Üstelik bu adam Yusuf ağanın atına da el koymuştur.
Bir gün bu Şahin Huriye’nin bir beşibirliğini alır ve gurbete gider. Zavallı kadının iki beşibirliği vardır. Bunları da zor günlerde kullansın diye saklar. Birisini zor kurtarmıştır bu hain Şahin’den.
Yusuf ağa birkaç gün sonra eve bir mektupla gelir. Evde kimse okuma bilmediğinden mektubu Huriye’ye verirler. Huriye mektubu açar yüksek sesle okumaya başlar:
- İstanbul’a vardım. Burada işler kesat. Huriye’nin beşibirliğini bana çabucak yollayın.
YER ALTINDA BİR ŞEHİR
Kitabının konusu: Lozan Barış Antlaşmasından sonra, Türkiye sınırları dışında kalan Türklerin uğradıkları eziyetler neticesinde, kaçarak ana vatana sığınmak isterlerken, yolları üzerinde rastladıkları bir yer altı şehri ve oranın insanları anlatılmaktadır.
ÖZETİ:
Kaçan üç kişi, Osman Baba, Sadık ve Celal. Peşlerinde askerler. Yüksek dağlara tırmanarak kurtulurlar. Bir krater gölünün yanında soluklanırlarken, bir kartalın pençesinde bir şeyle havalandığını görürler. Kartala taş atıp pençesindeki nesneyi düşürttüklerinde bunun bîr insan kolu olduğunu anlayınca üzülüp, dehşete kapılırlar. Belki de bu kol, Osman Baba’mn yaklaşık bir
ay önce…..zulmünden kaçırttığı …torununa ait olabilir. Merakla
uçurumun dibine İnerler. Bir krater gölünün kenarında, ne zaman oraya geldikleri ve ne zaman öldükleri belli olmayan beş altı kişinin cesedini bulurlar. Cesetler çok pis kokmaktadır. Hava kararmıştır. Mecburen, orada geceleyeceklerdir. Bir taraftan da o insanların, oraya nasıl geldiklerini düşünmektedirler.
Gece yarısı, sabaha karşı bir sesle uyanırlar. Usulca, sesin geldiği kraterin ağzından baktıklarında, aşağıda bir ışık, ışığın önünde tabut taşıyan insanlar görürler. Anlarlar ki, bulundukları yerin altında bir şehir ve İnsanlar vardır.
Zaten Osman Baba da, geçmişte bu dağın eteklerinde, “Isıkent” diye, ahalisi Müslüman olan bir şehir bulunduğunu, düşman eline geçince, nüfusun azalarak yok olduğunu anlattı. Görünen o ki, bir kısım şehir halkı, yerin üstünden, yerin altına yerleşmiş bulunuyordu. Ve bu şehre girmeye karar verirler.
Kayalardan, dar yerlerden, incecik bir bacadan yaklaşık bin beş yüz metre kadar inerler ve kayadan kapısı olan bir mağaraya girip, orada mahsur kalırlar.
Sağa bak ışık yok, sola bak ışık yok, Çaresiz bir o yana bir bu yana yürürler. Nihayetinde, bir su sesi duyarlar ve sese doğru ilerlerler. Suyun kenarında yorgunluktan ve çaresizlikten otururlarken, gelen bir kayık görürler. Kayıkta iki kişi vardır. Kayık, bunlara doğru yaklaşır. Genç olanın elinde silah vardır. Silahı doğrultur ve kayığa binmelerini söyler. İte kaka biner, ite kaka indirilerek, bir odaya sokulurlar. Bu oda değil, aslında asansördür. Ve onları asansöre bindirenlerden birisi, bir kolu çevirince, asansör aşağıya inmeye başlar. İnerler, önlerinde birer nöbetçi bulunan demir kapıların olduğu, nemli koridorlardan geçerek, salon gibi bir yere varırlar. Bir müddet sonra ak sakallı bir ihtiyar gelir ve “Selâmünaleyküm” der. “Aleykümselam” diyerek cevap verirler.
“Hangi millettensiniz?”
“Türk’üz.”
“Nereden gelip, nereye gidersiniz ? ”
“Düşmanlar ülkemizi İşgal ettiler. Vatan toprağıdır diye direndikçe
direndik. Kaçmaktan başka çaremiz kalmayınca, çölü geçerek …..’ye
varmak istedik, neticede buralara kadar geldik.”
Bunları alıp hamama götürürler. Sonra, çok güzel yemekler yedirirler. Sonra da bir yere kapatırlar ve “Bu karantinada on beş gün bekleyeceksiniz. Sonra size ev ve iş verilecek.” Homurdanmalarına rağmen, çaresiz katlanırlar.
Bu süre sonunda, onları çıkartarak bir camiye getirirler. Günlerden cumadır ve insanlar namaz kılmaktadır. Sonra, ismi Demir olan mühendisin ve onun babasının yanına götürürler. Babası dişleri dökülmüş bir ihtiyardır. Anlatmaya başlar:
“Uzun yıllar önce, bu dağın eteklerinde çok şirin bir kasabamız vardı. Yol üzerinde olduğu için, genellikle gelip geçen kervanların konaklama ihtiyaçlarını karşılayarak, alışverişler yaparak çok güzel ve mutlu geçinirdik. Sonra buraları da düşmanın işgal edeceğini öğrenince, zorunlu olarak, arkamızdaki yanardağ ağzından, bin bir güçlüklerle, kasaba halkını buraya getirdik. Ancak buraya gelmemekte inat edenler oldu. Düşman onların hepsini öldürdü. Hayvanlarımızı da kurtaramadık. Düşman her yerde bizi arıyordu. Biz de zaman zaman gecelen düşmana baskınlar veriyorduk. Bu arada, en son elli düşman askerini öldürdük ve kendi elimizle kasabamızı yaktık. Düşman kudurmuştu. Bulunduğumuz yere bombalar attılar, her yeri yakıp yıktılar, kaçtık, aralara saklandık. Sonunda hepimizi öldürdüklerini zannederek peşimizi bıraktılar. Biz de, zaman içinde, buraları yaşanabilir bir hale getirmeye çalıştık. Mağaraları hep dolaştık. Demirci ve taş ustalarımızın yardımıyla, bu şehri inşa ettik. Artık hayatımız burada devam ediyor. Mağaraların ağzına yaptığımız mazgal deliklerinden gerekirse girip çıkıyoruz. Oğlum Kaya, bu şehrin doktorudur.”
“Nasıl doktor oldu?”
“Türkiye’de okudu. Şimdi, elektrik işini de hallediyoruz. Yakında bütün şehir ışıl ışıl olacak.”
“Bunu nasıl yapacaksınız?”
“Oğlum Demir, petrol buldu. Bu petrol ile enerji üretimine başladık.”
Gördüklerine ve duyduklarına inanamıyorlardı. Yer altında, her şeyi olan, insanları birbirine saygılı, çalışkan bir dünya yaratmışlardı. Kendileri de bu dünyada yerlerini alıp çalışmaya başladılar.
Birkaç gün sonra, bir deli olduğunu duyan Osman Baba, deliyi görmek ister. Onu delinin kaldığı hücreye götürürler. Osman Baba, bekçiyi zorla dışarı çıkarır ve deliye bakınca kendi öz oğlu Ali olduğunu görür. Sevincinden şaşırırsa da, oğluna “uslu olmasını, babası olduğunu belli etmemesini” öğütler ve tekrar geleceğini söyleyerek dışarı çıkar. Deli iyileşmiştir.
Şimdi sıra torunu Nazlı’yı bulmaya gelmiştir. Nasıl bulacaktır?
Nazlı ise, yaşlı Hanife Teyze’nin yanında kalmaktadır. Her gün ağlamakta, Allah’ına, kurtuluş için yalvarmaktadır. Onun bu ağlamaları Hanife Teyze’yi çok üzmektedir. Bu yüzden, yeni gelen ihtiyarın, Hanife ile de konuşmasını ister. Doktor Selim buna razı olur. Ve Osman Baba’nm, Nazlı ile buluşmasının yolu açılmış olur.
Tam bu sırada, düşman yeraltı şehrinin dışarıdaki kervanlarına saldırmıştır. Durum çok ciddidir. Düşman çok büyük kapılar verdirmiştir. Ya düşmanı yenecekler, ya da bütün yer altı şehri yerle bir edilecektir. Her tarafta bir korku ve panik havası vardır. Osman Baba, duruma el koyar. Topladığı gönüllülerle birlikte, düşman elbiseleri giyerek, dışarı çıkarlar. Günlerce baskınlar yapar ve nihayetinde düşmanı etkisiz hale getirirler. Osman Ba-ba’nın yeraltındaki etkinliği kat be kat artmıştır. Sıra Nazlı ile buluşmaya gelmiştir. Buluşur, ağlaşırlar. Kızana, bir şey söylememesini öğütler.
Sonra, yeraltı şehri yöneticilerine Nazlı ile Ali’nin torunları olduğunu, birlikte oturmak istediğini söyler, kabul ederler. Böylece hep bir araya gelirler. Birbirlerini, eskiden beri çok seven Nazlı ile Sadık karşılaşırlar. Sadık bîr ayağı olmadığı için Nazlı ile artık konuşmak istemez. Nazlı ise, “Bir ayağın gitti, yüreğin de mi gitti, yerinde duruyorsa mesele yoV diye teselli verir. Buna rağmen Sadık, sevgilisini unutmaya kararlıdır.
Osman Baha’nın aklı fikri, bir an Önce Türkiye’ye gitmektir. Bu nedenle hep düşünür, planlar yapar. Fakat bu arada, yer altı şehrini sel basar. Sel felâketi yine Osman Baba’nın uzak görüşlülüğü ve direktifleri ile önlenir. Bütün yer altı şehri halkı Osman Baba’yı çok sevmektedir. Osman Baba ise artık hazırlıkları ta-mamlatmıştır. Kışın en yoğun olduğu bir günde, gece sabaha karşı yeraltı şehrinden çıkarlar, kar altında, yollarında ilerlemeye çalışırlar. Etrafta vahşi hayvanlar vardır. Kurtlar, çakallar ve ayılarla boğuşa boğuşa, güç bela kendilerini karanlık bir mağaraya atarlar. Birkaç saat sonra tekrar yürüyüşleri başlar. Yedinci gün sonunda bir ovaya varırlar. Fakat burada da düşman askerleri ile karşılaşırlar. Tekrar dağlara tırmanırlar. Yine kar, yine tipi, yine soğuk. Donmamak için sürekli hareket halinde olmaları gerekmektedir. Yürürler, yürürler… Sonunda, kimsenin olmadığı bir taş kulübeye gelirler. Günlerden beri ilk defa burada dinlenirler. Sonra tekrar yola koyulurlar.
Nihayet, bir Müslüman Türk köyüne varırlar. Burada kapısını çaldıkları ev sahibi ilk başta onlara güvenmez. Türk ve Müslüman olduklarını anlayınca, yardımcı olur. Karınlarını doyurduktan ve istirahat ettikten sonra yine yollara düşerler. Fakat, düşman fark etmiştir. Peşlerine düşer. Kurşun yağmurları altında, güç bela ilerlerler. Allah’tan yağmaya başlayan kar imdatlarına yetişmiştir. Bu arada Celal’de yaralanmıştır. Buna rağmen, yürürler, yürürler. Ta ki bir sabah, Türk sınır karakolunun yanma kadar.
Hepsi ağlayarak toprağı Öpmektedirler. Artık Ölseler de mühim değildir. Türkiye’ye kavuşmuşlardır.
SAPAN
Seher hanım, o mezar gibi ıslak ve karanlık odadan çıkarken yalnız kocasının ayakkabılarını almıştı. Adamcağız bu ayakkabıları ısmarlama yaptırmıştı. Ama bir iki defadan fazla giymek kısmet olmamıştı.
Seher hanım ikinci kocasından kalan bu ayakkabıları satmayı aklına bile getirmedi. Bir gazeteye sararak oğluna verdi:
-Bunları götür, dedi. Gördükçe içim sızlıyor. Hani seyyar bir ayakkabı tamircisi var ya, ona ver. Belki satar, belki birisine verir.
Semtin kundura tamircisi günde bir defa olsun o caddeden geçerdi. Marifetli bir adamdı. Terlik söküklerini, ufak tefek ayakkabı yamalarını yapar, aza, çoğa bakmazdı.
Mehmet Ali, onu köşe başında buldu. Üvey babasının ayakkabılarını açıp gösterdi. Remzi Usta:
-Bunlar yepyeni oğlum, dedi. Ben ne yapayım bunları.
-Al, senin olsun. Ne yaparsan yap.
-Anlamadım. Ne demek istiyorsun?
-Sana veriyorum, dedi Mehmet Ali. Para filan istemem.
-İyi ama neden?
-Bunlar babamın ayakkabılarıydı, bir iki defa giydi. Kendisi öldü. Biz gördükçe üzülüyoruz.
Remzi usta ayakkabıları bir bir inceledi:
-Bunlar kırk iki numara,dedi.Benim ayağım ufaktır. Kırk numara ayakkabı giyerim. Ayağıma büyük gelmese giyerdim.
Bu sırada Mehmet Ali'nin caddede ilk defa gördüğü gençten bir adam geldi yanlarına. Üstü başı pek yoksul değildi. Yanağında bulunan bir yara izi dikkati çekiyordu. Kulağından çenesine doğru bir bıçak yarası vardı. Remzi Usta'ya:
--Şöyle iki parmak eninde on santim kadar bir meşin veya başka bir deri var mı? Dedi.
Remzi Efendi:
-Ne yapacaksın, dedi.
-Benim oğlan ok yapacağım diye tutturdu, dedi.
Remzi Efendi:
-O parçaların içine bak, dedi. İşine gelen var mı?
Adam bir ayakkabı dili buldu, onu aldı.
-Kaç para, dedi.
-Ben deri ticareti yapmıyorum, dedi. Remzi Efendi.İşine geldiyse al, git. Oğluna da söyle komşuların camlarını kırmasın.
-Olur, söylerim, dedi adam. Eyvallah.
Deri parçasını cebine koyan adam çarşı tarafına doğru gitti. Remzi Efendi sordu:
-Kimin nesi bu adam?
-Bilmem dedi Mehmet Ali, ilk defa gördüm.Yüzündeki yaraya dikkat ettin mi? Diş ameliyatı mı olmuş, yoksa bir kazaya mı uğramış.
Remzi Efendi, dikkat etmemişti. Ayakkabıları gazeteye sararak yanına koydu:
-İyi bir müşteri bulursak sana da para veririm, dedi.
-İstemez, dedi. Mehmet Ali.
Oradan ayrıldı. Vasfiye Hanım'ın istediği üzümleri almak için çarşı boyuna gitti. Kadın boğazına düşkündü. Ne yese pek beğenmez ama bitirmeden de bırakmazdı.
Seher Hanım, ona yemek beğendirmekte pek sıkıntı çekmiyordu. Annesinin sağlığında çok çeşitli yemekleri öğrenmişti. Yaşlı kadına haber vermeden, aklına gelen nadide bir yemeği yapar, sofraya getirir, Vasfiye Hanım hem kendisine danışmadığı için surat eder, hem de yerdi.
Daha sonra bir gün söyleniyordu:
-Geçenlerde yaptığın o hamur işinden tekrar yap Seher.
Uzun bir süre yeteri kadar beslenemeyen ana oğul, Vasfiye hanımın evinde kısa sürede kanlanmış, canlanmışlardı.Seher Hanım'ın bayağı yanakları allanmış ve vücudu forma girmişti. Mehmet Ali de kendisinde güç hissediyor ve ilerisi için ümitli bulunuyordu.
Okulların açılmasına pek az kalmıştı. Niran bir defa Mehmet Ali'yi okul müdürüne götürmüş, adamcağız bu temiz yüzlü çocuğu denemiş ve Niran'a yapılması gereken işlemleri anlatmıştı.
Mehmet Ali, imtihana hazırlanıyordu. Bildiklerini tekrarlıyor ve bazen mırıl mırıl söyleniyor. Vasfiye hanım rahatsız olmasın diye salona çıkıyor. Çalışması bittikten sonra da orada karanlıkta oturuyor ve kimsesiz olan caddeyi seyrediyordu.
Mehmet Ali'de bir sokak sevgisi vardı. Bu boşluk, bu kimsesizlik,bu gecelerin serinliği onu çekiyordu kendisine.
İşte böyle bir gece, el ayak çekilmiş,gece yarısını hayli geçmiş oldukları bir saatte, açık pencerenin önünde caddeyi seyrederken çat diye bir ses duydu. Sonra bir daha. Dikkat etti. Bir apartman kapısına çekilmiş olan birisi caddeyi aydınlatan elektrik lambasına zıpzıp kadar taşlar atıyordu. Lambanın dış fanusu parçalandı. Lamba salladı. Sonra bir iki defa çat diye sesler çıktı. Sonunda elektrik ampulü patladı ve caddenin o kısmı karanlıkta kaldı.
O caddeye böyle bir ziyan yapacak çocuk yoktu.Mehmet Ali'nin aklına yüzünde bıçak yarası olan adam geldi. O, sapan yapmak için meşin parçası istemişti. Remzi ustadan. Sokak lambasını kırmak için mi bir sapan yapmıştı acaba!
Herhalde kötü niyetli, ziyankar bir kimse idi bu sapanla lambaları taşlayan. Bundan ne kazanacaktı ki? Küçük kanatları lambanın ışığında beyaz beyaz parlayan kelebekler birden kaybolmuşlardı.
Caddedeki evlerde hiçbir ışık yanmıyordu. Mehmet Ali o ziyankar kimseyi göremediğine üzülerek çekildi ve yattı.
Mehmet Ali, ilkokulu bitirme imtihanı telaşı arasında bu lamba kırma işini unuttu. Komşuların pek yakıştıramamalarına karşın bu imtihan başarılı geçti.Mehmet Ali artık ilkokul diplomasına sahipti. Akranlarından bir yıl geri kalmıştı. Fakat o akşam daireye gelen Niran, Seher Hanım'ı tebrik ederek:
-Seher teyze, dedi. Bu sene çocuğu orta okula yazdırmanız lazım. Ben derslerine yardım ederim. Masrafa babam da katılır.
Vasfiye hanım:
-Destur, dedi. Ben burada eşek başı mıyım kızım?
Niran:
-Teyzeciğim, dedi. Siz çocukları sevmezsiniz de.
Vasfiye Hanım:
-Ben uslu başlı çocukları severim, dedi. Seni sevmiyor muyum?
-Üstüne bereket teyzeciğim.
-Sen tasalanma. Yalnız okula yazılma işlerine katıl. Sen de sevaba girmiş olursun. Mehmet Ali, seni çok sever.
-Ben de onu severim teyzeciğim. Bilseniz bugün imtihanda başarılı olmasına ne kadar sevindim.
Onlar bu sevinç içinde bulunurlarken, çocukları okula gidecek olan bir apartmandaki yazlıkçılar gelir gelmez kıyametleri koparmışlardı.
Evlerinde ne kristal kaplar kalmış, ne televizyon, ne teyp. Hırsızla evin içini alt üst etmiş. Bayanın kürkünü bile götürmüşlerdi.
Kim yapardı bunu?
Hırsızlık masasından gelen memurlar, sokak lambasının kırılması ile bu hırsızlığın ilgili olduğunu gördüler. O semtte birkaç gün önce gene bir sokak lambası kırılmış, yine bir hırsızlık olmuş ve yazlığa gitmiş olan bir aileyi soymuşlardı.
Bunu herhalde dairelerde kimlerin oturduğunu bilenler yapıyor, önce lambayı kırarak caddeyi karartıyor, sonra hırsızlığı yapıyorlardı.
Kendilerinden şüphelenilen kapıcıların ve onlara gelen misafirlerin araştırılmasına başlandı. Okul açıldığı sırada aynı cadde üzerinde bulunan bir apartman kapıcısının dairesi aranırken orada lastikten yapılmış bir sapan bulundu.
Bu adamcağızın felçli bir oğlu vardı. Babası onu kucağına alarak güneşe çıkartır, birkaç saat sonra içeriye alırdı.
Kapıcı yeminler ediyordu. Böyle bir sapanı o, çocuğuna almamıştı ve zaten çocuk yerinden kalkıp da bununla oynayamazdı.
Peki ama bu sapanın onların dairesinde işi ne?
Onların kapıcı dairesi de yerin içine gömük gibi. Kalorifer dairesinin yanında. Dışarıya açılan penceresi yalnız geçenlerin ayaklarını görüyor. Ama bu pencere, içerinin rutubeti ve havasızlığı yüzünden daima aralık duruyor.
Kapıcı beş vakit namazında bir adamdı.Mahallede onu dürüstlüğü ile tanırlardı. Belki yirmi yıldır bu mahalledeydi.
Değerli eşyası çalınmış olan daire sahibi hırsızların muhakkak bulunmasını istiyordu. O herkesten şüphe ediyordu. Bu nedenle Kasım adındaki adam göz hapsi altında bulunuyordu.
Adamcağız bu suçun kahrı altında kaldığına mı yansın, yoksa bunca yıllık işini kaybedeceğine mi?
Hırsızlığı duyanlar yazlıktan birer birer geliyorlardı. Mehmet Ali de efendi efendi orta okula yazılmıştı.
Bir gün okulun jimnastik hanesinde yapılan gösterileri seyrederlerken, son sınıfa gelmiş olan Niran:
-Duydun mu, dedi. Kasım efendiyi hala bırakmamışlar. Bir haftadır adamın ailesi perişan
-Karısı bakıyormuş apartmana, dedi.
-Sana bir şey söyleyeyim mi abla, o böyle bir şey yapmaz.
Niran:
-Peki, dedi. O sapanın evinde ne işi var?
-Ablacığım, Kasım Efendi, böyle bir iş yapacak olsa o sapanı ortada bırakır mı?
-Bırakmaz ama neden bırakmış, yahut kim bırakmış.
-Sana bir şey söyleyeyim mi abla. Ben birisinden kuşkuluyum
-Kimden, dedi Niran.
-Yüzü yaralı adamdan.
-O da kim?
Niran, Mehmet Ali'yi dikkatle dinledi. Çocuk, babasının ayakkabılarını verdiği sırada eskici Remzi Efendi'den sapan için deri parçası isteyen adamı anlattı. Niran:
-Nasıl adamdı bu? Dedi.
-Yirmi beş yaşlarında kadar bir adam.Hani pek yoksul değildi. Sözde oğlu varmış da ona sapan yapacakmış.
-Görsen tanır mısın, dedi Niran.
-Tanımaz olur muyum abla,dedi Mehmet Ali, kulağından çenesine kadar kapanmamış bir yara izi vardı.
-Ne olmuş,yaralanmış mı?
-Ne bileyim, sormadık.
Niran bu, içi tez kız. Hiç rahat durur mu? Kalkar gider semtin polis komiserine. Efendim der, böyle böyle bir iş olmuş, belki işinize yarar diye rahatsız ettim.
Komiser kızı dinler ve:
-Yüzü yaralı adam mı? Der.
-Evet efendim.
-Kimin nesiymiş bu adam?
-Arkadaşım bizim mahallede ilk defa görmüş.
-Sen o arkadaşını getir bana kızım.
Seher Hanım, oğlunun bu dikkatini duyunca meraklandı. Fakat bir olayın ortaya çıkmasında yardımcı olmak, hele Niran'la birlikte olursa Mehmet Ali'nin çok hoşuna giderdi.
Okul dönüşü kalktı, komisere gitti. Komiser Mehmet Ali'yi yumuşaklıkla karşıladı. Mehmet Ali bildiklerini anlattı.Komiser:
-Hangi yanağında yara izi vardı, dedi.
Mehmet Ali:
-Benim yanıma gelmişti, dedi. Benim sağ tarafımda durduğuna göre sol yanağında kapanmış bir yara izi vardı.
-Ne olmuş, dedi komiser.
-Ne bileyim, dedi Mehmet Ali, Remzi Efendi de görmüş. Ne o, bu adamı daha önce görmüştü ne de ben.
-Nasıl bir deri parçası istedi?
-Ben deriden anlamam. Bir eski potinin dilini verdi.
Remzi Efendi:
-Bu adamı görsen tanır mısın?
-Tanırım.
-Seninle müdüriyete kadar gidelim.
-Olur ama anneme haber vermem gerek. Kadıncağız merak eder.
-Bizim arabaya atlarız, önce size uğrarız, oldu mu?
-Siz bilirsiniz.
-Bu hırsızlığın ortaya çıkmasına neden olursan seni memnun ederim.
-Ben bir şey beklemiyorum komiserim.
|
|