FÜREYYA

Ayşe Kulin...Füreyya


Hikaye, Füreya 82 yaşında ölüm döşeğindeyken büyük halası Sara’nın anlattığı olaylarla başlıyor. Füreya’nın ölmüş olan halası bir gün, küçük gözleri, gaga gibi burnuyla tıpki bir kuşu andıran yaşlı esmer haliyle Füreya’nın hayatının son günlerini geçirdiği penceresinin önünde beliriyor.

“Gitme zamanı kızım, seni götürmeye geldim. Ben senin refakatçinim” diyordu. Sara halası Füreya’yı onu götürme sebebini ise ona çok benzemesini gösteriyordu. Sara halası fiziksel olarak güzel ve çok alımlı Füreya’ya benzemiyordu ama, yaşadıkları hayat olarak birbirlerine çok benziyorlardı. Sen ve ben, bizi maddi yönden rahata erdirecek evliliklerimizin yavan tadını aldıktan sonra hayatımıza özgür ve yalnız devam etmeyi tercih ettik diyordu. İkiside ömürlerini kendilerine ait olmayan çocukları yetiştirmeye hercamışlardı.

Sara halası, onüç yaşındayken babasını, bir hafta sonrada annesini kaybetmiş kimsesiz kalmıştı bunun üzerine o küçük yaşına rağmen babasının pek yakın dostu Hüsamettin efendiye bir mektup yazarak kendi ve kardeşlerini himaye etmesi için yalvarmıştı kimsesiz kalan bu çocukları Hüsamettin bey yanına almıştı. Hüsamettin bey Sara’ya üç yıl baktıktan sonra onu ellisini çoktan geçmiş şişman ama zengin bir adamla evlendirdi. Sara nın kardeşleri Cevat ve Şakiri ise askeri okula yatılı olarak vermişti. Sara bu evliliğe kardeşlerine bakmak dolayısıyla paraya ihtiyacı olduğu için itiraz etmemişti.

Füreya, rüyasında halasını gördükten sonra derin bir hasret bastı içini, çocukluğundan itibaren çok çalkantılı ve enterasan geçen hayatı gözlerinin önünden birer birer canlanmaya başladı. Füreya’nın çocukluğu, teyzesi Aliye ve Cevat dayısının kızı Mutarra ile beraber Büyükadadaki Şakir paşa köşkünde geçti. Anaannesi, her zaman köşklerinin bahçesi için cennetten bir köşe derdi.

Füreya’nın annesi Hakkiye hanımdı, babası onu ve kardeşi Ayşe’yi iç güveyi olarak gelen, askeriyede yetişmiş yüksek rütbeli askerlerle evlendirmişti. Füreyyanın babası Emin bey teyzesi Ayşe’nin kocasının adı ise Ahmet’ti bu ailede olabilecek en büyük tatsızlık, Cevat ile babası Şakir paşa arasındaki bitmez tükenmez münakaşalardı. Şakir paşa tek oğlu olan Cevat’ı İngiltere’ye eğitime yollamış ama o okulu bitirememiş daha sonra İtalya’ya geçerek orada İtalyan bir kıza aşık olmuş ve onunnla evlenmişti. Bu olay ailede özellikle Şakir paşa tarafından hoş karşılanmamıştı. Cevat bey İtalya’dan eşiyle döndükten sonra babası Şakir paşayla Afyon’daki arazinin mahsül parasını almaya giderlerken babası Şakir paşayı bir anlık öfkeye kapılması sonucu öldürmüştü. Kader sanki Şakir paşa ailesinin ve ülke dıramını müthiş bir ayarlamayla aynı zamana denk düşürmüştü hem Şakir paşanın geride kalan eşi ve evlatları hemde ülke, 1914 yılının son aylarında derin bir yas ve şaşkınlık içindeydi avrupa devletlerinin 1914 de başlattığı Birinci Dünya savaşının korkunç girdabına, Osmanlı devleti gözü kapalı sürüklenecek ve o girdapta boğularak ölecekti.

O sırada Mustafa Kemal İstanbul’da kalarak mühim işler başarmaya imkan olmayacağını anlamıştı. Mustafa Kemal İstanbul’dayken silah arkadaşlarıyla gizli gizli toplantılar yapıyordu. Bu toplantılara, Füreya’nın babası Emin bey de katılıyordu. O günlerden birinde Füreya daha dokuz yaşındayken Emin bey kendi evinde gizli bir toplantı yaptı, toplantıya üç kişi katılmıştı Füreya bunlardan Seyfettin beyi tanımış, diğer iki kişiden uzun boylu, mavi gözlü adamı görünce onu çok merak etmişti, babası onun Harbiye’den sınıf arkadaşı Mustafa Kemal olduğunu söyledi.

Emin bey, Atatürk’ün yanında savaşa katılmış ve zaferden sonra ordu komutanı olarak İzmir’e atanmıştı. Artık o Cumhuriyet ordusunda bir paşaydı. Bir süre sonra, Mustafa Kemal, Hakkiye hanımın yakın arkadaşı Latife hanımla evlendi ertesi gün Emin paşanın evine akşam yemeğine geldiler çok iyi Fransızca bilen ve keman çalan Füreya yemek sonrası küçük yaşına rağmen misafirlerine çok güzel bir keman konçertosu çaldı. Sonra Füreya Mustafa Kemal’in yanına giderek bana bir şeyler yazar mısınız? Diye sordu. Bunun üzerine Mustafa Kemal şunları yazdı “Füreya hanım diye başlıyordu, görüyorum ki çok çalışkan bir insansınız. Millet sizden çok şey bekliyor. Siz çalışmalı birşeyler vermelisiniz memlekete.” Füreya defterini kutsal bir emanet gibi göğsünün üstüne bastırıp odasına çıktı.

Atatürk memleketinize hayırlı olunuz diye yazmıştı. Anadolu’ya gidip halka faydalı olmak için çok hevesliydi. Tam bu sıralarda Füreya’nın Ahmet eniştesi, Bursa’lı çok varlıklı bir ailenin oğlu Sabahattin isimli gencin kendisiyle tanışmak istediğini, ona hayran kaldığını söyledi. Füreya’da ev halkını şaşırtacak biçimde tanışalım dedi.Çünkü Füreya evleneceği kişiyi kendi bulacak idealist bir kadındı. Sabahattin iriyarı, uzun boylu, açık kumral oldukça yakışıklı bir adamdı. O bir toprak ağasıydı Bursa’da uçsuz bucaksız bozkırı vardı. O at sürmeyi, ekin kaldırmayı, manda gütmeyi biliyordu. Füreya akşam eve geldiğinde, Sabahattin beyi beğendim dedi fakat Hakkiye hanım onun bu hayata alışamayacağından endişeliydi.

Evlendikten sonra Bursa’ya gitttiler, Füreya yaşayacakları yeri görünce, hayalleri yıkılmıştı. Çünkü, yaşayacakları ev bir ahırın ikinci katında tuvaleti dışarda olan eski bir kır eviydi. Kocası Sabahattin ise vakit geçtikçe sertleşmeye bağırmaya, hatta içkili olduğu vakit tokat bile atan çok kaba, herşeyine karışan bir koca olmaya başlamıştı. Bir süre sonra Füreya hamile kaldı bu sebeple boşanmaktan bir süre vazgeçti ama Füreya bir erken doğum sonucu bebeğini kaybetti İstanbul’da olsaydı belki bebek kurtulacaktı ama kocası doğumu Bursa’da doktor kontrolü olmadan yapması için çok baskı yapmıştı hiç bir suretle İstanbul’a gitmesine izin verilmemişti bu olaydan sonra Füreya kocasından hemen ayrıldı Füreya’nın ailesinin maddi durumu eskisi kadar iyi değildi. Bir kaç yıl sonra Emin paşanın silah arkadaşlarından Kılıç Ali Füreya’yı görmüş onu çok beğenmişti. Füreya Fahrünissa nın zengin bir kocayla evlenip mutlu olmasından çok etkilenmişti, para sihirli idi dokunduğu her şeyi değiştirebiliyordu bu sebeple Kılıç Ali ile evlenmeyi kabul etti. Füreya onu zaten her gün gazetelerde görüyor ve onun hakkında az çok birşeyler biliyodu.

Füreya, Kılıç Aliyle evlendikten sonra Ankara’ya taşındı. Ankara’da münevver bir çevre bulacağını sanmıştı. Ama, ne yazıkki Mustafa Kemal’in çevresi bomboş insanlarla doluydu. Hiç birinde ne kültür, ne birikim ne de sanat tutkusu vardı, evet, savaşı arkadaşlarıyla kazanmıştı şüphesiz ama Cumhuriyet sonrası verdiği savaşta yapayalnızdı. Atatürk ve Kılıç Ali çok sıkı dostlardı. Atatürk, sık sık evlerine geliyor. Füreya’nın özenle hazırladığı masalarda yemek yiyorlardı. Fakat birkaç yıl sonra 1938 yılında Atatürk’e siroz teşhisi kondu o yılın Temmuz ayının ortalarından itibaren bu yemeklere son verildi bu zaman süresince Füreya kocasını çok az gördü. Kocası 10 Kasım günü gözleri kan çanağına dönmüş bir halde eve geldiğinde, bu acı haberi çoktan radyodan öğrenmişti.

Füreya, teyzesi Fahrünissanın sergisi için çok yoğun bir tempoda çalışıyordu sergi bitimindeki gün yatak odasındaki koltuğa yığılıp kaldı. Onu apar topar Teşfikiye sağlık yurdu klıniğine götürdüler ertesi gün Füreya’ya verem teşhisi kondu. Tevfik Sami paşanın bakımı altındaki Füreya’ya Büyük Ada tepelerinde çamlar içinde ev tutuldu kışın ise İsviçre Leysinde bir senatoryumda tedaviye devam edildi bu uzun tedavi süresince teyzesi Fahrünissa Füreyyayı bir sanat dalına başlaması için teşfikte bulunuyordu boya, resim kalemi derken diğer bir gün plastik şekil verilebilen kalıplardan yolladı ona, bu plastikleri şekillendirmeyi çok sevmişti Füreya, sonunda toprak kil ile ilgili kitapları okumaya başladı bir kaç gün sonra toprak önüne getirilip konduğunda, tepsinin üzerine yığılmış kili avuçladı, bir serinlik yayıldı parmaklarından kollarına doğru, sanki beyaz bir ışık güneşten toprağa, topraktan Füreyya’nın ellerine geçiyor ellerinden yüreğine ve beynine yürüyordu. Teknik yönlerini bulmak için bir hoca buldu fakat Füreya okuduğu kitaplar yüzünden hocasından çok daha bilgiliydi. Bu sırada Füreya’nın tedavisi sürmekteydi Fransa da yeni bulunan Streptomosin isimli ilaçla tedavi oluyor, hemde ticari seramikler yapan bir atölyede çalışıyordu. Çamurla yaptığı panoların üstüne doğduğu büyüdüğü toprakların labirentlerinden gelen birikimi yansıtıyordu bir Fransız eleştirmeninin olumlu görüşleri ile Fransada eserlerini sergiledi. Sergide sürekli flaşlar patlıyor gazeteciler ona soru soruyordu. Ertesi gün gazetelerde çok iyi eleştiriler aldı. İnanamıyordu, bir akşam üstü bir saatin içinde ünlü olmuştu Füreya hastalığının devam etmesine rağmen aşığı olduğu seramik sanatına devam ediyordu bir sergide İstanbulda açacaktı bu sergide çok görkemli bir şekilde olmuştu.

Bu süre zarfında kardeşi Şakir’in Sara isminde bir kızı olmuştu kendi çocuğu olmadığı için bu çocuğu kendi kızi gibi hissetmişti daha sonra Sara’ile çok iyi ilişkiler kurup onun öz annesi durumuna gelecekti hatta ilerde onu kendi velayeti altına aldıracaktı yine bir akşam üstü yolda yürürkene ateşi oldukça yükseldi anladıki hastalığı tekrar nüksediyordu; bundan böyle Sara’yı uzaktan bile sevemeyecekti bu onun için ölüm gibi birşeydi. Fransadaki doktoru onun hiç bir tedaviye cevap vermediğini yapılacak tek şeyin kökten çözüm olarak çiğerinin bir kısmının kesilip atılması olduğunu söyledi. Ama bu ameliyat çok riskliydi yüz kişiden ancak bir kişi kurtulabiliyordu Füreya bu amaliyatı ailesinden gizli olarak yaptırdı ve çok zor ameliyatta başarı ile çıktı.

Füreya yaşamının diğer kalanında sanatına devam etti ve Türkiye’nin ilk kadın seramik sanatçısı olarak tarihteki yerini aldı. Yaşamının son yıllarında hastalığı sebebiyle çamurdan uzak düşmüştü bundan sonra ne ellerinde, ne kollarında güç kaldı bir mum gibi sönmeye başladı yatağa düşmüştü ama kızı diye düşündüğü Sara bir türlü ziyaretine gelmiyordu çünkü, o da bir kaza sonucu hastanede yatmaktaydı. Füreya’nın durumu oldukça ağırdı böyle bir gün Sara iyileşip onu görmeye geldi. Füreya onun elini tutmak istedi ama başaramadı, tek kelime bile konuşamıyordu, Sara uzun süre elleriyle onun kollarını ovaladı ve ona baktı biraz sonra doktor Sara’ya onu çok yormaması için ayrılması gerektiğini söyledi Füreya’nın Sara çıkınca kararacağını sandığı oda, birden ışık içinde kaldı. Karda ay ışığı yansımalarını andıran, beyaz, temiz, sakin bir ışık … pencerenin orada neler oluyordu?

Kuş! Kanatlarında gümüş parıltılarıyla beyaz kuş. Ama tünemiyor pencerenin pervazında bu kez iki yana sere serpe açıyor kanatlarını, tüm pencereyi kaplıyor göz göze geliyoruz. Kanatları küçük çırpınışlarla sarsılarak, beni bekliyor. Artık hazırım diyor Füreya. Merhaba ölüm. Hoş geldin!

KÖPRÜ

Köprü, Erzincan dolaylarında, Fırat nehri üzerinde inşa edilen bir köprünün, bu köprüyü yaptırabilmek için çırpınan bir bürokratın ve yöre insanının hikayesidir.

Erzincan’da kış mevsimi gelmiş her tarafı buz ve soğuk kaplamıştı.böyle bir günde bir köylü kucağında yeni doğmuş bir çocukla vilayet binasına gelir. Biraz zorda olsa valinin yanına çıkar. Her kes tedirgin ve ürkmüştür.Çünkü bu gelen köylü kucağındaki bir bez parçasına sarılı olan çocuğu kimseye göstermemektedir.Vali aydın görüşlü, halkını dinleyen hatta kapısını devamlı açık tutarak herkesi dinlediğini göstermeye çalışan aydın bir insandı.Bayram hızla valinin makamına daldı ve masanın üzerine bir bez parçasına sarmış olduğu çocuğu fırlatırcasına bırakır. Vali ‘’hayrola hemşerim, nedir bu ?’’diye sormuş.O da, ‘’bebedür,al sen bak’’diye cevap verir.’’Bu çocuğun öksüzlüğü devletin yüzündendir ve mademki sende devletin adamısın sen bak’’ der. Vali şöyle adamı bir inceler.Giyiminden ve konuşmasından gariban bir insan olduğunu anlar.Ona yardım etmek ister.Hikayesini dinler. Fırat ırmağına yakın bir köyde oturan bu kişilerin eski köprüleri sular altında kalmıştır. Kasabaya varmak için kilometrelerce yol gitmek zorunda kalıyorlarmış. Eski köprü sular altında kaldığı için motor ile karşı kıyıya ulaşıyorlarmış.İşte böyle bir günde hamile olan eşi rahatsızlanmış.Bayram karısının doğumunun yaklaştığını bildiğinden hemen kasabaya götürmek için ırmağın kenarına zorda olsa ulaşmış.Çünkü yolda eşinin ağrıları artmış ve artık zor durumda imiş. dere kenarında duran motor o gün arıza yapmış ve sahibi de arızayı gidermek için şehre gitmiş.Bayram ne yapacağını şaşırmış.Hanımına bakmış hanımı kıvranıyormuş artık .Irmağı dolaşsa yetişemeyeceğini düşünüyormuş. Bir müddet sonra hanımından ses gelmediğini anlamış.Sessizce yanına yaklaştığında bacaklarını arasında çocuğunun doğduğunu görmüş ve birde eşinden akan kanları görmüş. Çocuğu eşinin hırkasına ve yemenisine sarmış. Karısını kaybettiğini anlamıştı.Sonunda karar vermişti mademki bu Fırat ırmağının üzerinde devlet baraj kurmuştu ve eski köprüleri de devletin yüzünden ırmağın altında kalmıştı ve yenisini de yıllar geçmesine rağmen yapmamıştı o zaman gidecekti devletin en yetkilisine.verecekti çocuğu devlete.Köyde ‘’en yetkili devletin adamı kimdir?’’ diye sorduğunda vali’dir demişlerdi ona.oda bu yüzden valinin yanına gelmişti. kızgın, öfkeli ve de tükenmiş bir vaziyette.Vali, bir daha bakmış çocuğa ve babası Bayram’a.yardım etmeye karar vermiş.Bu işi çözmeyi ve yardım etmeyi kendine görev bilmiş.Önce çocuğu bir hastaneye göndermiş. Çocuğu bir güzel yıkayıp güzel bir kundağa sarmışlar ve beslemişler. Vali yeni doğmuş bu çocuğa bayramın bakamayacağını anlamış. Bayramın yaşadığı yöredeki kaymakamı aramış ve çocuğa bakabilecek birisini bulmasını rica etmiş.Kaymakam çocuğu Elmas ve Mevlüt isimli bir ailenin yanına vermiş. bu elmas isimli hanımda yeni doğum yaptığından hem kendi çocuğunu hem de bayramın çocuğunu emziriyormuş. Çocuğa baktıkları içinde vali her ay yardım ettiriyormuş aileye.Onlarda gariban oldukları için severek isteyerek bakıyorlarmış çocuğa. Bayramda ara sıra çocuğunu görmeye gidiyormuş. Seviniyormuş çocuğunu gördükçe gariban Bayram…

Vali çocuğu ve Bayramı memnun ettikten sonra yeni bir günde ‘’getirin bana şu köprünün dosyasını ‘’ diye yardımcılarına talimat vermiş.Üç dört klasör halinde gelmiş.Şaşırmış ve açmış ilk dosyayı yıllar önce baraj suyu tutulmaya başlayınca eski köprü sular altında kalınca devletin çeşitli kurumları yeni köprü yapmak için çeşitli teklifler ihaleler açmışlar tam yapımına başlayacakken iktidar değişmiş yeni köprünün yapılmasına gerek görülmemiş. Yıllar yılları kovalamış halkın umudu bitmemiş.Hangi partinin adamları gelse köprü sorunlarını açar olmuşlar hepsinden olumlu yanıtlar almışlar Fakat Ankara’ya döndüklerinde hep unutmuşlar.Çeşitli yollar denemişler ama fayda yok Bir türlü köprü yaptırılamıyormuş. Bir gün dönemin başbakanı ilçelerine gelecekmiş hemen hazırlanmışlar. Yaptırsa yaptırsa o yaptırır diye düşünmüşler.Zorda olsa korumalarından korkmadan atlamışlar başbakanın karşısına köprü istiyoruz demişler yıllardır köylerinde köprü olmadığı için neler çektiklerini anlatmışlar.Tamam ilgileneceğim demiş.Yine telifler ihaleler projeler hazırlanmış tam yapımına başlayacakken karayolları genel müdürlüğü projenin ekonomik olmadığını ve gerek olmadığına karar vererek yapımından vazgeçmiş.Vali okuduklarına hayret ve şaşkınlık içinde bir ara vererek düşünmüş ve bu köprüyü yaptıracağım diye karar vermiş.

Bayramın oğluna bakan, Mevlüt ve karısı Elmas bu yöreye köylerinden kaçarak gelmişlerdi.Her ikisinin de anne ve babaları evlenmelerini istemiyorlardı.çünkü mezhep farklıkları onların sevgisinden daha önemliydi onlar için.Onlarda çareyi kaçmakta bulmuşlardı.Ama bir gün ailelerden herhangi birisi bulacak ve intikam alacak diye korkuyorlardı da.Yine böyle bir gecede köylerini eşkıyalar basmıştı. Mevlüt’ü ve çocuğunu öldürmüşlerdi.Elmas canını ve bayramın çocugunu zor kurtarmıştı.Köprü olmadığı içinde güvenlik kuvvetleri ancak sabah gelebilmişlerdi köye.Vali şöyle bir etrafına baktı, yanan evler, cesetler ve şoka girmiş bir kaç bayan gördü etrafta.Vali yıkılmıştı.Bir kez daha kendine söz verdi bu köprü ne pahasına olursa olsun bitecekti.Çünkü ona göre ulaşılamayan topraklar bizim olamazdı. Eğer bu topraklar bizimse ulaşmalıydık her köşesine diye düşünüyordu.

Vilayete döndüğünde hemen çalışmaya başladı.Çeşitli müteahhitlere planlar, projeler hazırlattı. Hazırlanan projelerin yapımı için çok para gerekiyordu.Milyarlar,yüz milyarlar hatta trilyonlar. Karar verdi bu paranın bir kısmını devletten bir kısmını da bu yöreden batıya göç etmiş zenginlerden toplayacaktı.Yörenin müteahhitlerinin getirmiş olduğu proje ve maliyetleri çok yüksek buldu.Bir gün bir gürcü ve oğlu geldi çok ekonomik bir teklifle köprüyü yapabileceklerini anlatmışlardı.Valinin de aklı yatmıştı bu işe hemen başlamaları için talimat vermişti. Fakat gürcüler memleketlerine malzeme ve ekiplerini almaya gitmeleri gerektiğini söylemişlerdi.Vali tamam demiş ama 15 gün içinde gelsinler hemen başlasınlar demişti.Çünkü vali bu işin bir an evvel başlamasını istiyordu. Ona göre başlamak işin yarısıdır diye düşünüyordu.Günler geçmiş bir ay olmasına rağmen gürcülerden haber gelmemişti. Bu gürcülerden vali ve kaymakam umudunu kesmişti.Vali uzun bir düşünceye dalmış bu senede boşuna geçti diye üzülmüş.
Bir gün valinin ziyaretine bir tanıdığı gelmiş.Hikayeyi ona anlatmıştı.Üzülme dedi, Ankara’da genç mühendisler var çağırırız onlardan bir tanesine anlatırız yaparlar diye yüreğine su serpmeye çalışmıştı vali’nin ve bir kart vermişti ona. Ertesi gün yeni bir heyecanla aramış bu mühendisi anlatmış durumu.Sözleşmişler proje hazırlayıp geleciğini söylemişti. Mühendis bir zaman sonra geldi ve çelikten yapacağı projeyi anlattı.mesafenin kısalması içinde dolgu yapılmasını gerektiğini ve çok ekonomik olacağını anlattı.vali yörenin müteahhit’i dolgu işinin yapılabileceğini düşünerek projeyi onayladı. gerekli yerlerden onaylar alındı. Gerçi vali hariç çevresindeki insanlar bu projeye sıcak bakmıyorlardı.Çünkü onlara göre bu projeyi gerçekleştirecek mühendis çok genç zayıf kısa boylu keçi sakallı uzun saçlı züppenin biriydi. Ama vali onun kılık kıyafetine değil de fikirlerine bakıp aklı yattığı için bu işi onaylamıştı.Mühendis ile dolgu işlemini yapacak Olan yörenin müteahhidi Hüdai beyin yıldızı hiç barışmıyordu.Mühendisin çizdiği projenin dolgu işlemini yaparken Hüdai bir çok zorluklar çıkarıyor ve valiye durumu iletiyor sonunda da yapmak zorunda kalıyordu.Çünkü vali hep genç mühendisin kararlarının haklı olduğunu belirtiyordu.Hüdai bey sonunda valiye de karşı cephe almaya başlamıştı.Sağda solda,kahvede bu köprünün yapılamayacağını boşa kürek çekildiğini anlatıyordu. Vali ise bunları duymasına rağmen cevap vermiyor köprü dolgusunun bir an önce bitmesini istiyordu.

Tüm engellemelere rağmen köprünün dolgu işlemi sonunda biter. Köprünün dolgu işlemi yapılırken genç mühendis de çelik köprüyü bitirmiştir.Artık köprüyü getirip monte etmek kalmıştır.Çeşitli araçlar ile köprü getirilir.Bu tarafı vinçlerin yardımı ile monte edilir.Fakat köprünün bir kısmının karşı kıyıda monte edilmesi gerekmektedir.Karşı kıyıya geçirmek oldukça zordur.çelikleri taşıyacak yörede bir tekne bulunmamaktadır. Çeşitli kurumlardan ve çevre illerden vinci olan bir tekne aranmaya başlanır.çeşitli arama ve zorluklardan sonra bir tekne bulunur ve ırmağa getirilir. Fakat bu teknenin çelik halatları taşıyıp taşıyamayacağı konusunda şüpheler vardır. Valinin yanında bulunanların hepsi bu teknenin bu yükü taşıyamayacağını ırmağın ortasında batacağını çeliklerin ırmağın dibini boylacağını ve de tüm emeklerin boşa gideceğini söylüyorlardı.Fakat genç mühendis bu tenekenin bu yükü taşıyacağını ve bundan da emin olduğunu söylüyordu.Çünkü ofisinde bilgisayarlarında çeşitli hesaplar yapmıştı. Bu teknenin bu yükü kaldıracağından emindi.Vali şaşkındı. Çeşitli kişilere sordu soruşturdu.Hiç biri desteklemiyordu genç mühendisi. Sonunda genç mühendisin yanında yer aldı ve köprünün tekne ile taşınmasını onayladı.Tekne taşınmaya başladı.Taşınırken tüm yöre halkı ve basın mensupları da olay anını görüntülemek için oradaydılar. Çünkü çeyrek asırdır yapılamayan köprü yapılabilecek miydi. Yoksa tekne batıp tüm emekler yine boşa mı gidecekti.Taşıma esnasında tekne arıza yapar fakat kısa sürede halledilir ve köprü karşı kıyıya taşınır.Olaya şahitlik eden yöre halkı sevinç içinde alkış tutar.çünkü artık yüreklerinde umut yeşermiştir artık.adeta her kesin gözlerinin içi gülmektedir.Ama içlerinde biri vardır ki onun mutluluğu ve bu işi başarmanın haklı gururu ve sevinci içi içine sığmamaktadır.O ilin valisi ve artık tüm yörenin en sevdiği insandır..

Tören bitmiş herkes dağılmıştır artık.Vali son bir kez daha geçmek ister köprüden karşıya.Köprünün ortasına geldiğinde karşıdan gelen birisini görür. Bu kişi çocuğuyla bayramdır.Onu görünce gözleri dolar valinin.Fakat ağlayamaz yutkunur.Çünkü o validir.Kolunu bayramın omuzuna koyar yan yana yürürler yeni bir güne yeni bir ufka doğru….

SEVDALİNKA

Sevdalinka (Sevda Şarkıları) Yazarın Kitabın giriş kısmında da belirttiği gibi yüzyıllar boyunca da dini nedenlerle Boşnak Halkının Sırplar ve Hırvatlar tarafından sürekli soykırıma tabi tutulmaları ama asla yok edilememelerini, verdikleri mücadeleyi, çektikleri acıları Türk Halkına tanıtabilmek için yazılmış bir romandır.

Yazar kitabında yazılan olayların belgesel nitelikli, tarihi ve siyasi kişilerin dışındaki karakterlerin kurgu olduğunu özellikle belirtmektedir.
Roman 1992’ de başlayan savaşın ilk üç yılında yaşananları anlatıyor.
Nimeta Bosnalı bir gazeteci ve otuzunu geçmiş bir kadın. 21 yaşından beri evli olduğu Burhan ise Kninde inşaatta çalışan bir mühendistir. On bir yaşında Fiko isminde bir erkek ve Hana isminde altı yaşında küçük bir kızları vardır. Bütün aile Nimeta’ nın annesi Raziya hanım ile birlikte Saray Bosna da iyi sayılabilecek şartlarda yaşamaktadırlar. Nimeta’ nın erkek kardeşi Raif zaman zaman evlerine uğramaktadır.
Nimeta’ nın hiç ummadığı ve düşünemediği bir anda meslektaşı Stefan ile başlayan ilişkisi ileri boyutlara varmış, kocası Burhandan uzaklaştırmıştır kendisini. Stefanla ilişkisini Burhan’ a söylemek için uygun ortam aramaktadır.

Yoğun entrikalar aşırı milliyetçiliği azdırmış ve Bosna bir anda alevler arasında kalmıştır. Nimeta ve ailesi de yoğun kaos ortamında can derdine düşmekle beraber günlük yaşamlarını sürdürmeye çalışmaktadırlar.

Burhan Nimeta’ nın Stefan ile ilişkisini öğrenir. Bu durumu kendisine yediremez bir sabah tartışırlar ve Nimeta’ ya sağlam bir tokat atıp evden çıkar o ve ondan sonraki akşamlarda eve dönmez.

Nimeta gazeteciliğin sağladığı yetenekleri de kullanmasına rağmen bir türlü kocasını bulamaz, öldüğünü düşünmeye başlar.
Mühendis olan Burhan dağa çıkmış Bosnalı Milislere katılmıştır. Yüzbaşıdır.

Uzun uğraşlardan sonra Nimeta Burhan’ a ulaşır ve oğlu Fiko ile Burhan’ ı görmeye giderler.

Sırasıyla Raif ve Fiko da gönüllülere katılır ve dağa çıkarlar. Fiko’ nun bir veda bile etmeden evi terk etmesi ve bile bile ölümün kucağına gitmesi Nimeta’ yı çok sarsmıştır. Mirseda Sırplar tarafından defalarca tecavüz edilip, vahşice parçalanarak öldürülmüştür.

Fiko bir çatışmada vurulur, durumu ağırdır. Mutlaka iyi bir ortamda tedavi edilmesi gerekmektedir. Dağda ki yoksulluk ortamında kalırsa fazla zamanı yoktu, ölecektir. Burhan ve Nimeta çaresizlik içinde çırpınmaktadırlar. Yardımlarına Stefan yetişir, bir jeep ile Hırvat kimliğini kullanarak güvenli bir bölgeye götürmeye çalışır Fiko’ yu.
Nimeta dünya tarihinin en acımasız soykırımlarından birinin yaşandığı Bosna savaşının ortasında kendisi ve ailesi için yaşam mücadelesi verirken, içinde kıyasıya süren bambaşka bir savaşla da baş etmek zorunda kalmıştır.

Savaş hak aramak ve hakkını savunmak için askeri nitelikli birimlerin birbirine karşı üstünlük sağlanmaya çalışmasıdır. Çeliğin, kanın ve barutun ortasında siviller varsa, yapılan harekatlar katliama dönüşmüşse yapılan savaş değil CİNAYETTİR. Yapılan her şey kaydedilir ve tarih böyle oluşur. Zalimler tarihi her döneminde yenilmeye ve yok olmaya mahkumdur.

ADI AYLİN

Aylin, Amerikan kız kolejini bitirdikten sonra, eğitimini tamamlamak üzere Paris’e gitti; bundan sonraki yaşamını bir uçtan diğer uca, baş döndürücü bir hızla akarak geçti Libyalı bir prensle evlendi, Prenses oldu. Tıp okudu ünlü bir psikiyatrist oldu. Tekrar tekrar evlendi, ama evliliklerinden sıkıldı, Amerikan ordusuna Albay rütbesiyle Subay oldu…

İşte bu kitap, kökleri Giritli Deli Mustafa Naili Paşaya kadar uzanan bir ailenin kızı olan Aylin DEVRİMEL ‘in fırtınalı yaşamının öyküsüdür.

Lise yıllarında uzun boylu ve sıka bir kız olan Aylin zamanla güzelleşmiş ve bir gün Esma teyzesinin daveti üzerine Paris’te bir otelde buluşurlar otelde prens olduğu söylenen bir Arap’la tanışır ve bu tanışmanın sonunda prensle görkemli bir yaşantı için evlenir Prenses olur. Ancak her şey düşündüğü gibi gitmez Prens Senusi doğu kültürü ile yetiştiği için batı kültürü ile yetişen Aylin’e ters gelmekte zamanla Aylin’in özgürlüğü kısıtlanmaktaydı evliliğe başladığı gibi sakin değil büyük bir kaçışla son buldu; yaz sonunda Aylin, ablası Nilüferle Cenevre ye gider. Yaşamanın ideali olan tıp okumaya karar verir ve büyük uğraşlar vererek Neuchatel Üniversitesine kayıt yaptırır. Okulun ilk yıllarında hayatında çok büyük değişiklikler yaparak, ihtişamlı hayatından sıyrılarak sade bir öğrenci olur. Tek hedefi olan tıp fakültesini bitirmek için çok çalıştı daha sonra fizik ve kimya derslerinde yardımcı olan Jean-Pierre ile evlendi. İki öğrencinin bu evliliği zaman içinde Aylin’in dış görüntüsünde olduğu kadar iç dünyasını da değiştirecektir. Aylin Jean-Pierre ile birlikte yaşadığı günlerde tıp ilmi ile yakından tanışıp ufkunun penceresini o zamana kadar hiç bilmediği yepyeni bir dünyayı ardına kadar açacak peşinden koştuğu gerçek zenginliğin dış dünyanın görkemli vitrinlerinde değil de insanlığın iç aleminde bulunduğunu öğrenecekti. Okul sonunda Jean-Pierre Nos Alamus’taki nükleer araştırma merkezinden geri çeviremeyeceği bir teklif aldı. Aylin de New Rachel Hospital Medical Center’dan teklif aldı ; onların birbirlerine karşı olan sorumlulukları artık bitiyor müşterek hayatları bir yol ayrımına giriyordu. Ellerinde bu evlilikten altı yıllık sağlam bir dayanışma ve derin dostluk duyguları ile dopdolu gençlik anıları kaldı sadece.

Aylin çok ciddiye aldığı bu işine büyük bir heyecanla başladı. New Rachel’de tanıştığı Afganistanlı genç meslektaşı Azim’in karısı 11 yaşından beri arkadaşı olan Zeynep TARZI çıktı. Aylin, Zeynep ve Azim ile gittiği Afgan sefahati kokteylinde Paswak adındaki Birleşmiş Milletlerin Afgan esiri ile tanışır. Paswak evli olmasına rağmen Aylin ile arasında duygusal bir bağ oluşmuştu. Aylin o yılı aklı beş karış havada geçirdi. Bütün vakitlerini beraber geçiriyorlardı. Paswak bu yüzden önce Wall Dame’nin Birleşmiş Milletler genel sekreterliğine daha sonra 1974 yılında Hindistan sefirliğine tayini çıkmıştı.

Aylin kaderin ağlarını onlar için giderek daha çileli iplerle örmekte olduğunu nihayet görmeye başladı; ya sevdiği adamı peşinde dünyayı adım adım dolaşacak ya da mesleğini ön plana alacaktı. Tam meslek uğruna değmez derken Hastanede Psikiyatri bölümü şefliğine terfi etti. Sonunda Aylin’in sağduyusu aşkına galip geldi. Aylin gönlü yaralı bar kuşunu çok kısa bir süre oynadı sonra toparlandı ve işinin başına döndü. Arkadaşı Azim’in vasıtası ile kendi meslektaşı olan Michel RAMODİSLİ ile tanıştı. Michel’i çok etkileyici bulmadığı halde evliliğe giden ilk adımları Michel’in evinde attılar. Daha sonra Aylin bu evlilikten deliler gibi çocuk istemeye başladı. Aylin’in bu isteğine karşılık Michel dinine ve geleneklerine çok bağlı olduğunu doğacak çocuğun Yahudi kültürüne göre yetiştirilebileceğini söyledi fakat Aylin bunu bile sorun etmedi dinini değiştirmeyi göze aldı. Aylin’e göre insanları dinlerine, ırklarına ve dillerine göre ayırmak çok saçma idi ona göre insan, insan olduğu için çok değerli idi onun insan sevgisini bir din veya ırk engelleyemezdi Aylin çocuk yapma isteğinden 6 düşük yaptıktan sonra vazgeçecekti.

Aylin meslektaş olduğu Michel ile her an beraberdi işyerleri bir, evleri bir kısacası bütün zamanları birlikte geçiyordu belli bir süre sonra birbirleri ile bu kadar çok birlikte olmaları Aylin’i çok sıkmıştı gün geçtikçe birbirlerinden kopuyorlardı ve bir gün Aylin kocasına haftanın belirli günlerinde birbirlerine izin vermelerini bugünlerde değişik insanlar ile çıkabileceklerini bunu sonucunda diğer insanlarda görecekleri eksiklikleri kendilerinde tanımlayıp birbirlerine ölümsüz sevgi ile bağlanacaklardı. Fakat düşünülen olmadı Aylin yurt dışında olduğu günlerden birinde Michel bir arkadaşının evinde Barbara adında bir bayanla tanıştı ve bu tanışma evliliklerinin sonunu getirdi. Aylin sıkıntılı bir zamanında vardığı karar sonucunda kocasını kaybettiği için hem üzgün hem de suçluluk duygusu içerisindeydi. Bu sıkıntı ve üzüntü uzun sürmedi her şeyi bir kenara bırakıp mesleğinde ilerledi fakat bu ilerleme bile onu tatmin etmedi. Bir süre sonra Amerikan ordusuna katılarak Körfez savaşında ruf sağlığı bozulan hastaları tedavi eden doktor olmayı düşündü bu nedenle Oklahoma’ya körfez savaşında zarar görmüş askerleri tedaviye gitti.

Aylin Üniformasını ilk kez 1992’nin soğuk bir Ocak gününde giydi. 9 Kasım 1992’de ordunun fiziksel aktiviteler sınavını yüksek bir puana kazanarak başarı sertifikası aldı. Aylin ordudaki görevinde yine işine devam ediyor, hastalarına çare bulmaya çalışıyordu bir gün kendisine yeni bir hasta verildi bu kez hasta körfez savaşından sonra geldiği sivil hayata uyum sağlayamıyordu. Bunun sonucunda hiçbir suçu olmayan bir çok sivili katletmişti.

Aylin bu hastası üzerinde çalışırken Amerikan ordusunun askerlerini cesaretlendirmesi için verdiği ilaçların yan etkisi sonucu hastanın bu duruma geldiğini saptadı ve bu sonucu tez bir halde askeri yetkililere bildirdi. Aylin’in verdiği bu sonucu askeri yetkililer daha önceden bildiğinden Aylin’in bu olayın üstüne gitmemesini istediler ve onu uyardılar Aylin bu sessizliği sindiremeyerek sözleşmesinin bitmesinin ardından Albay rütbesindeyken ordudan ayrıldı.

Ordudan ayrılmasından sonra 19 Ocak 1995 Perşembe günü evinin bahçesinde o sabah evini temizlemeye gelen hizmetçisi tarafından kendi arabasının altında ölü bulundu. Zengin, ünlü ve saygın insanların yaşadığı mahallede yerel polis ve yerel yöneticiler mahallenin adını polisiye bir olaya karıştırmamak için dosyayı apar topar denebilecek bir hızla kapattılar teşhis ise “Freak Accident” yani Garip bir kaza idi.

“… Yükseltilmiş sahnede kapağı açık maun bir tabut duruyordu uzun bir sıra oluşturan insanlar tabutta yatan albay üniformalı Amerikan subayını selamlayıp içlerinden dua veya veda ederek tabutun başından ayrılınca yanan yürekleriyle gelip salondaki koltuklarda yerlerini alıyorlardı. Herkes etrafa hakim olan ordu düzeninin saygınlığını kutsar gibi sessizce ağlıyordu … Katafalkın üstünde dört bir yanı rengarenk çiçeklerle donanmış tabutta yatan kişi, bir askerden çok, oraya bir film çekimi için öylece uzanıvermiş bir Hollywood yıldızını andırıyordu. Bu albay üniformalı Amerikan subayı bir Türk kadınıydı.